29 Mayıs 2016 Pazar

bir film bir düşünce

Bugün "Merchants of Doubt" filmini izledim. Türkçesi Şüphe Tüccarları. Film bir sihirbazın numarası ve konuşmasıyla başlıyor. Film diyorum ama belgesel türünde bir film. Belgeselin anlatmak istediği şey şu: Büyük firmaların halkla ilişkiler bölümündeki adamlarıyla medyayı nasıl yanlış yönlendirdiği ve bilimin gerçeklerine karşı insanları nasıl şüphelendirdiği. Burada medyayı yanlış yönlendiren kişilerin sihirbazlarla ortak bir özellikleri var, aynı algı oyununu izliyorlar. Yani dikkati, algıyı istedikleri noktaya çekerek gerçeği görmelerini engelliyorlar. Bu sayede de kitleleri senelerce oyalıyorlar. Filmde tütün tüketimi ve iklim değişiklikleri üzerinden ilerliyorlar. Birinden bir örnek vereyim: Bu şüphe tüccarları biliminsanlarının araştırmaları sonucu ortaya çıkarttıkları bulgularına (insanların iklimi kötü yönde etkilediği ve buna bir çözüm bulunması gerektiği aksi takdirde dünyanın ve dolayısıyla insanların zarar göreceği) yıllar boyu farklı stratejik cevaplarla karşılık vererek (iklim değişimi zaten var; iklim değişimi vardır ama insanların bir etkisi yoktur; iklim değişimine insanların sebep olup olmadığını bilemeyiz vs.) kendi şirketlerinin çıkarları için oyalama taktiğini izlemişlerdir.
Açıkçası ben bu tür durumlar karşısında Amerika'nın daha gelişmiş bir ülke olarak bilgiye sahip olması sebebiyle de daha aklı başında yollar izleyeceğinin düşünürdüm. "-düm!". Fakat artık görüyorumki her ne kadar Amerika gelişim ve keşiflerin kaynağı haline gelmiş olsa da siyasi ve ekonomik etkenler bilime engel olmakta ve gerçekleri çarpıtmakta. Bu her şeye elini atan BigBrother'ımız bir abiden öte büyüklerinin sözlerine hiç kulak asmadan burnunun dikine giden kafasına eseni yapan "ille de benim istediğim olsun!" diyen küçük kardeş gibi.
Şimdi insan kendisine soruyor dimi yani bu insanlar neden biliminsanı gibi yetki ve bilgiye sahip birine inanmaz?
Araştırma yapıp bulgulara sahip bilimadamlarının karşına utanmadan bir de aynı bulguları kullanarak aksi iddiada bulunan şirketlere ait sözde bilimadamlarını ve ağzı iyi laf yapan halkla ilişkiler uzmanlarını çıkarıyorlar. IQ ve EQ denilen unsurlarımız da etken burada. Zekaya ve bilgiye sahip IQ'nun karşısında insanlarla rahat ve iyi iletişim kurabilen onları nasıl etkileyebileceğini bilen EQ.
Bir de Amerika'daki bazı siyasetçiler iklim değişikliği ve küresel ısınma için eylem yapan çevrecilere karpuz benzetmesi yapıyorlar. Yani bunların sözde çevreyle ilgilenen ama aslında sosyalist amaçlar peşinde koşan insanlar olduklarını ortaya atıyorlar. Burada Skeptic dergisini editörü araya giriyor ve ilk başta çevrecilerin durumu abartarak kullandıklarını düşündüğünü ama kendi yaptığı araştırmalar sonucu fikrinin değiştiğini ve dünyanın geleceğiyle ilgili olumsuz bulguların gerçek olduğunu söylüyor. Sonrasında kendisini katıldığı bir seminerde ilk düşüncesini savunan biriyle karşı karşıya görüyoruz.


Kısacası bu filmi öneriyorum yani lütfen izleyin. :) Ve burdan konuyu şuraya bağlamak istiyorum. Uzun zamandır aklıma takılan benim için büyük bir sorun var. Aslında tüm dünya için sorun ama çoğumuz inkar ediyoruz. İnkar demişken :D, Dan Brown'ın Cehennemi'ni okumuştum. Orada da insanların gelecekte karşımıza çıkabilecek tüm doğal felaketlere rağmen inkarla günlük yaşamlarını aynı şekilde sürdürmesinden bahsediyordu. Evet, belki orada bir kurgu vardı ama eğer olası sorunları kabul edip bir şeyler yapmaya başlamazsak bu kurgular gerçek olacak ve o zaman ne diyeceğiz, ne yapacağız? Bir şeyler yapması gerekenler aslında tüm bu devletlerin başlarındakiler, ancak onlar bir şeyleri değiştirirse büyük bir etki görülür. Fakat bu kişiler çıkarlarını izlediğine göre bir tokat atıp kendilerine getirme görevi halka düşüyor; sürü halinde hareket eden değil, eleştirel düşünmeyi kazanarak araştırarak doğru bilginin peşinden koşan her biri kendi lideri olmuş bireylerden oluşan halka.




Benim şöyle bir düşüncem var kendi içimde tekrarlanmak zorunda kalmış. Biz insanlar ilk çağlarda güdülerimizle, duygu odaklı hareket ederek hayatta kalmış olabiliriz. O zamanın ilkel yaşamının, vahşi doğanın gerektirdiği buydu. Şunu da ekleyeyim öğrendiğime göre ilk başta beynimizin yalnızca limbik sistemden (duygusal bölüm) oluşuyordu sonrasında evrilerek neokorteksin (yeni kabuk/ düşünen bölüm) oluştu. Ayrıca biz insan türünün ilkel zamanlarından getirdiği bilgileri ve psikolojide de gördüğümüz bazı kısayollar var. İnsan beyni bu kısayolları çevresindeki bütün bilgileri işleyecek tartıp ölçecek yeteri kadar zamanı olmadığı için kullanıyor. Benim savunduğum şey şu: Tamam, ilkel bir yönümüz olabilir, beynimiz bu hızlı tempodaki yaşam sırasında kısayollara başvurmaya yatkın olabilir, bize öğretilmiş önyargılarımız olabilir ya da taaa eski zamanlardan getirdiğimiz sürüye uyarak hayatta kalma olanağımızı artırma içgüdüsüne sahip olabiliriz, fakat biz evrilmiş canlılarız. Yani bütün bu yaşayan türler içinde beyni en gelişmiş tür biz değil miyiz? Düşünme ve düşünceleri doğrultusunda iradesiyle kararlar alabilme yetisine sahip bir tür! Toplum halinde yaşayabilen, şehirler inşa etmiş, icatlar yapmış, felsefeyi ve ahlakı ortaya çıkarmış ve daha bir sürü şeyi üretebilmiş bir tür değil miyiz? Bizler boşuna mı evrildik? Şu dünyada, şu dönemde en büyük etkiye sahip canlı türüysek daha fazlası için uğraşmamız gerekmez mi? Tembellik yapıp kolaya kaçmak yerine, aman rahatım bozulmasın diye sürünün parçası olmaya devam etmek yerine, beynimizin düşünen, akılcı tarafını devreye soksak, gerçeklere göz açma cesaretini göstersek? Sorgulama cesaretini gösterip gerçeğin peşinden koşsak bu evrimin hakkını versek de gelişmiş becerilerimizin tamamını çalıştırmak için çabalasak? Bilgi açısından, ahlak açısından, yararlı olma, işe yarama açısından... Evrilerek bugünkü insan türüne ulaşmışız ama ne kadar ilerliyormuş gibi gözüksek de duraklamadayız. İçimizdeki bütün potansiyeli ortaya çıkarıp üst-insanlığa doğru koşturma zamanımızı kaçırmayalım. Yürüyemeyiz, yolumuz uzun, yetişmek için koşmamız gerekecek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder